11. Sınıf Edebiyat Notları

11. Sınıf Edebiyat Ders Notları

METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI

Metinler temelde insanın kendini ifade etme ihtiyacından doğmuştur. İnsanlar her dönemde duygu ve düşüncelerini anlatma ihtiyacı hissetmiştir ve bu anlatma işini daha çok yazıyla ya da sözle yapmışlardır. Bu açıdan anlatım, genel olarak yazılı ve sözlü anlatım olarak iki gruba ayrılabilir.

Deneme, makale, sohbet, mektup, öykü, roman gibi metin türlerinde yazılı anlatım; münazara, açık oturum, konferans gibi etkinliklerde sözlü anlatım kullanılır.

Bir yazıyı şekil, anlatım ve noktalama özellikleriyle oluşturan kelimelerin bütününe metin denir. İnsanlarda zevk uyandırmak ve onları etkilemek için ortaya konan yazılara ise edebî metin denir.

Zamanla bilimin, edebiyatın gelişmesi ve buna bağlı olarak farklı alanlarda metinlerin yazılması, metinlerin sınıflandırılması sonucunu doğurmuştur. Bu sınıflandırma metin türlerinin birbirinden ayrılmasını ve anlaşılmasını kolaylaştırmıştır. Metinler anlatım türlerine, kullanılan dilin işlevine, yazılış amaçlarına, gerçeklikle ilişkilerine göre gruplandırılabilir. Buna göre metinler genel olarak öğretici metinler ve sanatsal (kurmaca) metinler olarak ikiye ayrılır.

ÖĞRETİCİ METİNLER

Açıklamak, bilgi vermek, öğretmek amacıyla yazılır.

Günlük yaşantılar, tarihî olaylar ve bilimsel gerçekler ele alınır.

Konuyla ilgili duygu ve düşünceler kısa ve kesin ifadelerle dile getirilir.

Dil, daha çok, göndergesel işlevde kullanılır.

Söz sanatlarına, kelimelerin mecaz ve soyut anlamlarına pek yer verilmez.

Verilen bilgiler, yapılan açıklamalar örneklerle, tanımlarla pekiştirilir.

Daha çok ansiklopedilerde, bilimsel kitaplarda ve ders kitaplarında kullanılır.

Gereksiz söz tekrarına, ses akışını bozan, söylenmesi güç sesler ve kelimelere yer verilmez.

SANATSAL METİNLER

İnsanların iç dünyasında zevk uyandırmak ve onları etkilemek için oluşturulur.

Şiir, roman, tiyatro, masal, destan vb. metinleri sanatsal metinlere örnek gösterilebilir.

Üslup ve anlatım kaygısı ön plandadır.

Dil daha çok sanatsal (şiirsel) anlamda kullanılır.

Çağrışım ve duygu değeri yüksek olduğundan okuyanların yeni ve farklı anlamlar çıkarmasına elverişlidir.

Kurmaca bir yapısı olan sanatsal metinlerde bireysel yönü öne çıkan işlenmiş, şiirsel ve imgesel bir dil kullanılır.

Yan anlam değeri taşıyan, mecaz anlama gelen ve okuyucunun yorumuna göre yeni anlamlar kazanan ifadelere yer verilir.

Sanatsal metinleri anlatmaya ve göstermeye bağlı metinler olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

ANLATMAYA BAĞLI METİNLER

Yaşanmış ya da tasarlanmış gerçeklikten alınan bir olayın, bir anlatıcı tarafından yorumlanıp dönüştürülmesiyle oluşturulur.

“Olay örgüsü” bu metinlerde asıl unsurdur.

Anlatmaya bağlı metinler kurmaca olduğu için olay örgüsü yaşanmaz, düzenlenir.

Anlatmaya bağlı metinlerde yapı; olay örgüsü, kişiler, yer, zaman gibi birimlerin bir düzen içerisinde verilmesiyle oluşur.

Bu metinlerde ilahî bakış açısı, kahraman anlatıcının bakış açısı ve gözlemci anlatıcı olmak üzere üç tip bakış açısı ve anlatıcı vardır.

GÖSTERMEYE BAĞLI METİNLER

Göstermeye bağlı anlatımlarda olay sergilenerek gösterilir, yani anlatılmak istenen husus meydanda ya da sahnede canlandırılır.

Gösterimlerin yazıldığı metinler göstermeye bağlı metinler olarak nitelendirilir.

Genel olarak dramatik metinler ve tiyatro olarak adlandırabileceğimiz bu tarz metinlerde, kurmaca olay ve olay örgüsünü, bir sahne düzeninde topluluk önünde canlandırmak esastır.

MEKTUP TÜRÜ VE ÖZELLİKLERİ     

Kişilerin , özel işleri ya da haberleşme ihtiyaçları dolayısıyla yazdıkları mektuplar da düz yazı türlerindendir. Bunların güzel bir dille yazılmış olanlarına “edebî mektup” adı verilir.

Mektupların genel özellikleri:

Özel mektuplar, edebî mektuplar, resmî mektuplar ve iş mektupları gibi türleri vardır.

Özel mektuplarda gönderici ile alıcının birbirine karşı özel durumu yanında, ele alınan konu da metnin üslûbunu belirler.

İş mektupları açık ve sade bir anlatıma sahip olmalıdır.

Dostlar ve arkadaşlar arasında konuşulabilecek her konuda mektup yazılabilir; bunlar, özel mektuptur.

Özel mektuplar değerini ve gücünü içtenlikten alır.

Dilekçe de bir iş mektubu sayılır fakat aralarında küçük ayrımlar vardır.

Dilekçeyi kısa ve özlü yazmak gerekir.

Ayrıca mektup, roman, öykü gibi türler içinde de kullanılabilir.

Mektup Türleri

İki çeşit mektup vardır: Özel mektup, Edebi ve Felsefi mektup.

1-Özel Mektup: Birbirleriyle ilişkisi bulunan kimselerin (akraba, dost, tanıdık, meslektaş, vb.) birbirlerine gönderdikleri mektuplardır. Özel mektubun konusu, sınırsız denecek kadar çeşitlidir (duygular, düşünceler, gözlemler, haberler, dedikodular, vb.). Hayatın güncel olaylarını yansıtan özel mektuplar, bu bakımdan, “günlük” ile benzerlik gösterir. Özel mektupların en belirgin niteliği, her türlü yapmacıktan uzak, özentisiz, içten geldiği gibi yazılmış olmalarıdır. Özel mektup yazarı, yazdıklarının yayımlanmayacağını bildiği için, edebiyat ve toplum kurallarının baskısından sıyrılarak, demek istediklerini tam bir rahatlıkla söyler. Sanat, düşünce, bilim, siyaset adamlarının özel mektupları, onların düşünce, duygu ve hayatlarının aydınlanmasına yaradığı ve yaşadıkları devir ve çevre üzerine bilgi edinmemizi sağladıkları için, önemli belgelerdir.

2-Edebi ve Felsefi Mektup: Herhangi bir düşüncenin, bir görüşün açıklan­ması, bir tezin savunulması için yazılan mektuptur. Bu yoldaki mektuplar, sanat amacı güdülerek yazıldıkları için, mektup türünün temel niteliği olan “doğallık”tan yoksundur. Bunların birkaç çeşiti vardır:

  1. a) Kişiden kişiye gönderilmek üzere yazılmış olanlar: Eflatun (Mektuplar), Epikuros (Üç Mektup)
  2. b) Kişiden kişiye seslenmekle birlikte, bir gazete ya da dergide yayımlanmak üzere yazılmış olanlar. Bunlara Açık mektup denir: (Ali Canip Yöntem: Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Bey’le Münakaşalarım)
  3. c) Belli bir kişiye değil de, kamuya seslenen ve bir kitapta ya da gazete, dergi, vb.’de yayımlanmak üzere yazılmış olanlar: Namık Kemal (İrfan Paşa’ya Mektup) Nurullah Ataç (Okuruma Mektuplar)

Türk ve Dünya Edebiyatında Mektup

Mektup, yazının bulunduğu tarihe kadar çıkabilen en eski edebiyat türle­rinden biridir. Eldeki en eski örnekler, Mısır firavunlarının diplomatik mektupları (m.ö. XV.-XIV. yy.lar) ile Hitit krallarının Hattuşa (Boğazköy) arşivinde bu­lunan mektuplarıdır.

Batı edebiyatında mektup türünün de ilk örneklerini yine eski Yunan ede­biyatında görüyoruz. Mektup, bir edebiyat türü olarak, özellikle Latin edebiya­tında gelişip yaygınlaşmıştır; bu alanda yazanların başlıcaları, nesirle Cicero, nazımla Horatius’tur. Rönesans’tan bu yana, Avrupa’da çeşitli ülkelerde bu türün yaygınlaştığı görülüyor. Özellikle Fransa’da, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda mek­tup türü büyük bir gelişme göstermiş; o kadar ki, yalnız mektup türünde yazan yazarlar  bile yetişmiştir. Fransız edebiyatında bu türün en önemli yazarları, Mme de Sevigne, Voltaire, Rousseau, Diderot… İngiliz edebiyatında Lady Montagu..

Mektup türünün Türk edebiyatında epey uzun bir geçmişi vardır. Divan edebiyatında nesir biçimindeki yazıya inşâ, nesir yazarına da münşi denir. Nesir halindeki yazıların bir araya toplanmasından mey­dana gelen eserlere de münşeat denir. Bunlar, yazarın adıyla anılırdı: Münşeât-ı Feridun Bey, Münşeât-ı Kani… Münşeât’larda resmî ve özel mektuplara ge­niş yer verilirdi. Bunlar, yazı hüneri göstermek amacıyla, çok süslü ve ağır bir dille yazılmış yazılardır. Tanzimat edebiyatı döneminde Şinasi’nin öncülüğüyle başlayan düz anlatım akımı, mektuplarda da etkisini göstermiş; Tanzimat’tan bu yana yazılan özel mektuplarda yapmacıksız, doğal bir anlatım kullanılmış­tır.

Mektupları kitap haline getirilen sanatçılarımız:

Namık Kemal: Namık Kemal’in Hususi Mektupları

Abdülhak Hâmit Tarhan: Mektuplar

Ahmet Mithat – Muallim Naci: Muhâberât ve Muhâ-verât

Ziya Gökalp: Limni ve Malta Mektupları

Halikarnas Balıkçısı: Mektup­larıyla Halikarnas Balıkçısı

Nâzım Hikmet: Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar, Bursa Cezaevi’nden Vâ-Nû’lara Mektuplar, Nâzım ile Piraye…

Ahmet Hamdi Tanpınar: Mektuplar

Cahit Sıtkı Tarancı: Ziya’ya Mektuplar

Mektup biçiminde yazılmış romanlar:

Rousseau: Yeni Heloise

Goethe: Genç Werther’in Acıları

Hüseyin Rahmi Gürpınar: Mutallâka

Halide Edip Adıvar: Handan

Reşat Nuri Güntekin: Bir Kadın Düşmanı

GÜNLÜK

Öğretmeye bağlı, gerçekçi anlatım türlerinden biri olan günlükler, bir kişinin önemli ve kayda değer bulduğu olayları , gözlem , izlenim duygu düşünce ve hayallerini günü gününe tarih belirterek anlattığı yazdığı yazı türüdür. Latincedeki “dies ( gün ) sözcüğünden “diarium” ( günlük ) sözünden gelir

Edebiyat ve sanat dünyasından tanınmış kişilerin kaleminden günü gününe yazılan günlükler, tüm gerçekliğiyle yaşamı yansıtan birer ayna olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Günlükler, yazarlarının iç dünyasını kurgusuz bir biçimde sergileyerek günlüğün sahibine ilişkin ayrıntılı bilgilere birinci elden ulaşmamızı sağladıkları gibi, yazıldıkları dönemin önemli olaylarına ilişkin tarihsel belgeler olarak da önem kazanırlar

Örneğin 1409 – 1431 yılları arasında Fransız bir papanın tutuğu “ Parisli Bir Burjuvanın Günlüğü”vı. Ve vıı. Charles dönemini araştıran tarihçiler için önemli bir kaynaktır. İngiliz Günlük yazarı John Evelyn’in “Diary”  ( günlük ) adlı günlüğü17. yüzyıl İngiltere’sinin toplumsal ve kültürel yapısına ışık tutar.

ÖZELLİKLERİ

1-   Yaşan olayların, izlenimlerin günün gününe yazılması ile oluşurlar

2 –  Birinci kişi ağzından yazılmış kısa ve özlü yazılardır

3 – İnandırıcı, içten ve samimidirler.

4 – Konuşma diline yakın bir dil kullanılır.

5 – yazarın kişiliğini, görüşlerini ve ruhsal yapısını yansıtırlar.

6 – Gerçekler, yaşanılanlar değiştirilmeden, çarpıtılmadn yazılır

7-  Tarih, biyografi anı, … için birer belge değeri taşırlar.

GÜNLÜK ÇEŞİTLERİ

1 – İçe Dönük Günlükler ( özel ruhbilimsel günlük ) Yazarın bir bakıma kendi kendisi ile konuşmasıdır içinde bulunduğu doğal ve toplumsal çevreden yazgısından yakınır. Bu metinlerde yazarın yaşadığı duygusal coşkunluğu bulabileceğimiz gibi, çeşitli kavramlar hakkındaki düşüncelerin yazarın bilincindeki açılımlarını da bulabiliriz. Stendhal’ın günlüğü, Rus yazar Alexander Sergeyeviç Puşkin’in “ Gizli Günce” bu metinlere örnek gösterilebilecek niteliktedir. Fransız yazarı Andre Gide ve bizde Nurullah Ataç bu türün başta gelen ustalarındandır.

2 – Dışa Dönük Günlükler :  Bu tip günlüklerde yazarlar, alaycı bir tavırla dönemin olaylarını, siyaset ,sanat ve edebiyat adamlarını ya da gündelik sıkıntılarını öykü tekniği kullanılarak anlatmaktadırlar. Bu tür günlüklerde yazar kendi zaman dilimi içindeki tutum ve davranışlardan, düşünsel akımlardan haber verir. Bu nedenle de bu günlükler birer belge değeri taşır. Ünlü ressam Paul Gaugin’in o dönemde Fransız kolonisi olan Markiz adalarında yazdığı günlük, dışa dönük günlüklere örnek olabilir

Yaşadığı hayat kesitlerini, çeşitli konulardaki izlenimlerini öykü tekniği ve zengin betimlemeler aracılığıyla günlüğüne yansıtan ünlü öykücümüz Tomris Uyar’ın günlükleri de dışa dönük niteliğe sahiptir.

Bu türler dışında bir de sanat eserlerinin oluşumu ve gelişini ile ilgili günlüklerde vardır. Yazar eserinin gelişme evrelerini günü gününe anlatırken çektiği sıkıntıları, kaygılar çalışma yöntemini de bize göstermiş olur. A. Gide’nin “Kalpazanlar” Thomas Man’ın “Doktor Faustas” bu tür günlüklerin başarılı örnekleridir.

TARİHSEL GELİŞİMİ

Günlük isimli yazın türünün tarihsel gelişimini ve geçirdiği evreleri incelemek istediğimizde bu yazın türü için iki ayrı dönem olduğunu fark ederiz. Bu dönemlerden ilki günlüklerin edebi bir nitelik kazanmasından önceki dönemdir. Tarihte ilk defa Romalılar günlük kullanmıştır. Edebi içerikten yoksun, bir takım kamu kuruluşlarında yapılan işlemlerin unutulmaması amacıyla tutulan ve “commentarii” adıyla anılan bu ilk günlükler, duygusallıktan uzak notların kabaca birleşiminden oluşmaktadır. Tarihte, bu çeşit günlüklerin savaşlar ve askeri hareketleri not etmek amacıyla kullanıldığı da görülmüştür. Edebiyat değeri taşımayan bu günlükler şüphesiz tarihçiler için önemli kanıtlardır.

Osmanlı Teşrifatçılarından Ahmet Ağa Kara Mustafa Paşa’nın İkinci Viyana kuşatmasını günü gününe kaydettiği “Vakay-ı Beç “adlı eseri( Aslı Viyana Milli kütüphanesinde olup “Viyana Önlerinde Kara Mustafa Paşa “ ve “Viyana Kuşatması Günlüğü “ olarak Türkçeye çevrilmiş ) , Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran ve Mısır seferini anlatan “Haydar Çelebi Ruznamesi “ bu dönem ve olaylara ışık tutmuştur .

Günlükler edebi değer kazanmaya ancak. Rönesans sonlarına doğru başlamıştır. 1768-1840 yılları arasında İngiltere Kraliçesinin nedimesi ve roman yazarı olan Fanny Burney, saray dedikodularına ve pek çok olaya kendi duygusal izlenimlerini ekleyerek yazdığı günlükle İngiliz edebiyatında önemli bir yere sahip olmuştur

  1. yüzyılın ortalarına doğru, romantizm akımının en yoğun dönemini yaşamasıyla birlikte günlükler, edebi değeri ve içeriği bakımından çoğalmaya, yaygınlaşmaya ve yazarlarının iç dünyasını yoğun duygularla yansıtmaya başlamıştır.

Türk edebiyat tarihi düşünüldüğünde, Divan edebiyatı döneminde tutulan “Ruzname” isimli savaş notları ile Evliya Çelibi’nin “Seyahatname”si tam bir günlük niteliği taşımasa da içerdikleri bazı bölümlerle bu yazın türüne yakınsamakta ve tarihimizdeki ilk günlük örneklerini oluşturmaktadır. Asıl olarak günlüklerin, batı edebiyatındaki biçim ve içeriğiyle Türk edebiyatında yer alması Tanzimat dönemine denk gelmiştir. Direktör Ali Bey’in “Seyahat Jurnali”(1897) adlı gezi kitabı batıdaki anlamıyla Türk edebiyatında görülen ilk günlüktür.Bunu şair Nigâr Hanım’ın “ Hayatımın Hikayesi” adlı eseri izler.

Günlükler ,1950 yılında Nurullah Ataç’ın bir gazetede günlük yazıları yazmasından ve yoğun ilgi çekmesinden sonra önem kazanmaya başlamıştır. Nurullah Ataç bu yazılarına başlık olarak “Günlük” yerine “Günce” deyişini kullanarak bu deyişi yazın hayatımıza kazandırmıştır. Nurullah Ataç’ın günceleri içe ve dışa dönük içeriğin uyumlu bir sentezi olarak edebiyat dünyasına bu türdeki en bilinen eser olarak geçmiştir.

Türk edebiyatındaki en seçkin günlüklerin başında Oğuz Atay’ın günlüğü ile Cemal Süreya’nın “Günler” adlı eseri gelmektedir Bunlar dışında edebiyatımızda kitap olarak basılan en önemli günlükler ve yazarları şunlardır .

Günce, Uçuş Günlüğü, Gazi Günlüğü Avusturya Günlüğü : Nurullah Ataç

Günlük , Kuşları Örtünmek, Nezleli Karga, Bay sessizlik, Aynalar Günlüğü : Salah Birsel

Yeryüzü Korkusu, Geçmişin Kuşları, Anılarda Görmek : Oktay Akbal

“Kafkas Yollarında : Refik Ahmet Altınay

Yolculuk Defteri : Falh Rıfkı Atay

Gündökümü, Sesler, Yüzler, Sokaklar, Günlerin Tortusu : Tomris Uyar.

ANI (HATIRA) TÜRÜ

Bir kimsenin, özellikle tanınmış kişilerin yaşadıkları dönemde gördükleri ya da yaşadıkları ilginç olayları gözlemlerine ve bilgilerine dayanarak anlattıkları yazı türüdür. Tanınmış sanatçı, siyasetçi, ve bilim adamlarının yazdığı anılar onların yaşayışlarını, yaşadıkları dönemdeki önemli olayları anlatması bakımından önemlidir.

Özellikleri :

1 – Yaşanmakta olanı değil, yaşanmış bir konuyu anlatır.

2 – İnsan belleğinde iz bırakan olay ve olguları anlatır

3 – Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yaptığı için tarihçilere ışık tutar.

4 – Tanınmış, bilim, sanat ve politika adamlarının yaşamlarını çalışma ve araştırmalarını anlatır.

5 – Yazarın unutulmasını istemediği gerçekleri kalıcı kılar.

6 – Geçmiş birinci kişinin ağzından kişisel yargılar ve yorumlarla verilir.

TARİHSEL GELİŞİMİ

Batıda en çok yaygın bir tür olup ilk örneğini eski Yunan sanatçısı Ksenophon’un “Anabasis” adlı eseriyle vermiştir. Alman filozofu Eflatun’un birçok eseri bu türdendir 18. yüzyılda J. J. Rouseau’nun “ İtiraflar” Goldoni’nin “İyilkik Sever Somurtkan”, Goethe’nin “Şiir ve Gerçek Andre Gide’nin “Jurnaller “bu alanda önemli eserlerdir. 19. yüzyılda Fransız edebiyatında :Victor Hugo’nun”Gördüklerim”, Stendhal’ın “Bencillik Anılar, Verlaine’nin “ İtiraflar Rus yazar Tolstoy’un İtidafım” 20. yüzylda dünyanın her ülkesinde çok sayıda edebiyatçı bu türde eserler vermeye devam etmektedir. Bizde, 7. yüzyıla ait “Göktürk Yazıtları” bu türün ilk örneği sayılmaktadır. 16. yüzyılda Hindistan’da bir imparatorluk kurmuş olan Babür Şah’ın yazdığı “Babürname” , 17. yüzyılda Ebul Gazi Bahadır Han’ın yazdığı “Şecere-i Türk” , Katip Çelebi ve Naima’nın bir çok eseri bu türün örneklerindendir. Eski edebiyatta anı özelliği taşıyan “Vakainameler, Gazavatnmeler, sefaretnameler bu türün öenekleri sayılmaktadır

Edebi tür anlamında anı ise bizde Tanzimat döneminde başlamıştir. Önceleri Ebuziya Tevfik ve Ali Suavi çıkardıkları gazetelerde anılarını yayınlarlar Daha sonra Akif Paşa’nın “Tabsıra” Namık Kemal’in “Magosa Mektupları” , Ziya Paşa’nın “Defter-i Amal” Ahmet Mithat Efendi’nin “Menfa” Muallim Naci’nin “Ömer’in Çocukluğu” Servet-i FünunDöneminde; Ahmet Rasim’in “Eşkal-i Zaman”, “Falaka” “ Maharir “,”Şair “

Halit Ziya’nın “Kırk Yıl”, Saray ve Ötesi Hüseyin Cahit Yalçın’ın : “ Edebi Hatıralar”. Son Dönem Edebiyatında Yakup Kadri: “Zoraki Diplomat, Vatan Yolunda , Gençlik ve Edebiyat Hatıraların” Ruşen Eşref Ünaydın : “ Atatürk’ü Özleyiş” Falih Rıfkı Atay : “Çankaya” Halide Edip . “Türk’ün Ateşle İmtihanı” Yahya Kemal: “ Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım “ Yusuf Ziya Ortaç “ Porteler,” Bizim Yokuş” Ahmet Hamdi Tanpınar . “ Kerkük Anıları” Samet Ağaoğlu: “ Babamın Arkadaşları” Salah Birsel : “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” Halikarnas Balıkçısı : “ Mavi Sürgün” Oktay Rıfat . “Şair Dostlarım”

Ayrıca, son dönemde, Celal Bayar, İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi siyasi kişilerin yazdıkları anılar, yakın tarihimizi aydınlatması bakımından önemli eserlerdir.

ANI İLE GÜNLÜĞÜN BENZER VE FARKLI YANLARI

1 – Anı da günlük gibi bir kişinin başından geçen gerçek yaşantılardan kaynaklanan yazı türüdür .

2- Günlük yaşanırken anı ise yaşandıktan sonra yazılır

3 – Anılar, yazarların yaşlılık çağlarında yazdıkları ve yaşamları boyunca karşılaştıkları olayları nesnel bir şekilde ortaya koyan yazılardır Günlükler ise daha öznel, derin, içten ve ruhun derinliklerinden kopup gelen Anlık duygu ve düşünceler hakimdir.

4 – Anı yazılarının anlatım açısından kurgusal niteliklere sahip olduğunu da söyleyebiliriz Günlükler ise kurgudan uzak yoğun düşüncelerin toplamıdır.

DİLİN İŞLEVLERİ

Kafasında kurduğu olayları bir öykü ya da bir roman biçiminde yansıtan yazar ile bilimsel araştırmasını makale şeklinde ortaya koyan bir bilim adamı dili aynı işlevde kullanmaz. Çünkü bunların amacı farklıdır. Yazar kendi kurduğu dünyayı kelimelerin yan, mecaz ve çağrışımsal anlamlarından da yararlanarak öznel bir şekilde aktarır. Bilim adamı ise var olan gerçekliği değiştirmeden, kelimelerin daha çok gerçek anlamlarından yararlanarak bilimsel bir üslupla aktarır. Dolayısıyla dili farklı işlevlerde kullanmış olurlar. Kısaca dil, her zaman aynı şekilde ve aynı işlevde kullanmaz. Dilin işlevi insanın dili kullanma amacına göre değişiklik arz eder. Şimdi dilin işlevlerini kısaca açıklayalım:

  1. Göndergesel İşlev

İletinin, dilin göndergeyi olduğu gibi ifade etmesi amacıyla oluşturulmasıdır. Dilin bilgi verme işlevidir. İletişimde bilgiler alıcıya nesnel bir anlatımla aktarılıyorsa bu, dilin göndergesel işlevde kullanıldığını gösterir. Dilin göndergesel işlevi daha çok, öğretici metinlerde, ders kitaplarında, ansiklopedilerde, kullanma kılavuzlarında, bilimsel metinlerde karşımıza çıkar.

“İstanbul’da Sarayburnu sırtlarında kurulan ve yaklaşık 400 yıl Osmanlı Devleti’nin yönetim merkezi olan Topkapı Sarayı, dünyada günümüze gelebilmiş sarayların en eskisi ve genişidir.”

Bu cümlede Topkapı Sarayı ile ilgili bilgi aktarılmıştır. Bilgiye herhangi bir yorum eklenmemiş, yani bilgi nesnel bir üslupla aktarılmıştır. Dolayısıyla bu cümlede dil, göndergesel işlevde kullanılmıştır.

  1. Heyecana Bağlı İşlev

Gönderici (kaynak) iletisini, duygu ve heyecanlarını dile getirme amacıyla aktarmışsa, dil “heyecana bağlı işlev’ de kullanılmıştır. Bu işlevde duygular, heyecanlar söz konusudur. Dilin heyecana bağlı işlevinde yorum, öznellik hâkimdir. Özel mektuplar, lirik şiirler, eleştiri yazıları, hitabetler (söylev) dilin bu işleviyle oluşturulur.

“Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!”

Bu cümlede dil heyecana bağlı işlevde kullanılmıştır.

  1. Şiirsel (Sanatsal) İşlev

İletinin iletisi kendinde ise dil “şiirsel işlev” inde kullanılmış demektir. İleti, bir anlam aktarmaktan çok, karşı tarafta farklı çağrışımlar uyandırır. Bu durumda ileti, kendi dışında herhangi bir şeyi, herhangi bir olguyu ifade etmez, yansıtmaz. Obje, iletinin kendisidir ancak bu; iletinin insandan, hayattan ve yaşanandan soyutlanması değildir. Burada sanata özgü gerçeklik söz konusudur.

Örneğin, dilin şiirsel işlevde kullandığı metinler olan şiirlerde şiirin amacı, o şiirin kendisidir. Edebî sanatlardan, mecaz anlamlı ve çağrışımlı sözcüklerden yararlanılarak imgeler oluşturulur, sözcükler daha farklı anlamlarda kullanılır. Dilin bu işleviyle, daha çok, edebî metinlerde karşılaşılır.

Sesin perde perde genişledikçe

Solan gözlerinden yağarken gece

Sürür eteğini silik ve ince

Bir gölge bahçenin uzaklarında

 

Sen böyle kederden taştığın akşam

Derim dudağında şarkı ben olsam

Gözlerinde damla, içinde gam

Eriyen renk olsam yanaklarında

 

Bu dizelerde dil, şiirsel işlevde kullanılmıştır. Çünkü dörtlüklerde bir bilgi ya da anlam aktarmaktan çok, okuyanda çeşitli çağrışımlar uyandırmak amacı vardır.

  1. Alıcıyı Harekete Geçirme İşlevi

İleti, alıcıyı harekete geçirmek üzere düzenlenmişse dil alıcıyı harekete geçirme işlevinde kullanılmıştır. Bu işlevde amaç, alıcıda bir tepki ve davranış değişikliği oluşturmaktır. Propaganda amaçlı yapılan siyasi söylevlerde, reklam metinlerinde, el ilanlarında genellikle dil, bu işleviyle kullanılır.

“Çocuklar, tören başladı; hemen aşağıya inin!” cümlesinde dil, alıcıyı harekete geçirme işlevinde kullanılmıştır. Burada öğrencilerde bir hareket meydana getirmek için yönlendirme söz konusudur.

  1. Dil Ötesi İşlev

Dille ilgili bilgiler vermek üzere düzenlenen iletilerde dil, dil ötesi işlevde kullanılır. Dil ötesi işlevin yer aldığı metinlerde iletiler, dili açıklamak, dille ilgili bilgi vermek için düzenlenir.

“Fiil anlamı taşıyan ancak fiillerin özelliklerini tam olarak yansıtmayan ve cümlede isim soylu kelimeler gibi görev üstlenen kelimelere fiilimsi (eylemsi) denir. Bilindiği gibi Türkçede -(i)msi eki benzeyen anlamına gelir. Buna göre fiilimsi de “fiile benzeyen” demektir. Fiillerin üç temel özelliği vardır: Fiiller iş hareket, oluş bildirir; mastar eklerini (-mek, -mak) alır, kip eklerini alır. Fiilimsiler ise mastar eklerini ve kip eklerini alamaz. Sadece iş, hareket, oluş bildirmesi bakımından fiile benzer.”

Bu metinde dille ilgili olan fiilimsiler konusunda bilgi verilmiştir. Demek ki burada dil ötesi işlev söz konusudur.

  1. Kanalı Kontrol İşlevi

İletişim sırasında ileti, kanalın iletiyi iletmeye uygun olup olmadığını öğrenmek amacıyla düzenlenmişse dil, kanalı kontrol işlevinde kullanılmıştır. Bu işlevde, iletişim kanallarını denetleme amacı güdülür.

Uyuyan birini uyandırıp ona: “Uyandın mı? Sana söyleyeceklerim var?” demesi gibi.

Arkadaşların birbirleriyle konuşmalarında, eğitim sırasında, söylevlerde, törenlerde vs. dilin kanalı kontrol işlevinden yararlanılır.

Konuşmacı, salondakilere: “Sesimi duyuyor musunuz?” dedi.

Cümlede “Sesimi duyuyor musunuz?” sorusu dilin, kanalı kontrol işlevinde kullanıldığını gösterir.

Dilin İşlevlerine Örnekler

Göndergesel İşlev Örnekleri:

Hegel’in felsefesinin çıkış noktası bilim değil, ta­rihtir.

Turizm, milletlerarası kültürel tanışmayı sağlar.

Münazara bir tartışma türüdür.

Bugün 23 Nisan.

1973 senesinde doğmuşum.

Türkiye’nin başkenti Ankara’dır.

Beşiktaş’ın renkleri siyah ve beyazdır.

Heyecana Bağlı İşlev Örnekleri:

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum.

Merhaba ey âli sultan merhaba!

Merhaba ey kân-ı irfan merhaba!

Ben bu davranışınızı etik bulmuyorum, siz yanlış davranıyorsunuz!

Aaa, bardak kırıldı!

Eyvah geç kaldım!

Alıcıyı Harekete Geçirme İşlevi Örnekleri:

İnsanlar! Geliniz, toplanınız, dinleyiniz!

Bu sorular bir saat içinde çözülmüş olacak!

Sınıfı hemen terk et!

Ayşe, benim söylediklerimi tekrar et!

Beni dikkatli dinleyin!

Kanalı Kontrol İşlevi Örnekleri:

Beni duyuyor musun? Alo!

Dikkat! Dikkat! Sesim geliyor mu?

Bakın beni dinlemiyor musunuz?

Bana kulak verin!

Beni anladınız değil mi?

Söylediklerim anlaşıldı mı?

Ödevler yapıldı mı?

Dil Ötesi İşlevi Örnekleri:

Fiil, cümledeki işi, oluşu, hareketi bildirir.

Yapım eki alan her sözcük türemiş sözcüktür.

Türkçede iki ünlü yan yana kullanılamaz.

Şiirsel İşlev Örnekleri:

Bir garip ölmüş diyeler

Üç günden sonra duyalar

Soğuk suyla yuyalar

Söyle garip bencileyin

NOT: AYRICA DİL VE ANLATIM SINAVINDA NOKTALAMA İLE YAZIM KURALLARINDAN SORUMLUSUNUZ. BU KONULARA DA BAKMANIZDA FAYDA VAR.

  1. SINIF TÜRK EDEBİYATI DERS NOTLARI

YENİLEŞME DÖNEMİ

  1. Osmanlı Devleti’ndeki yenileşme hareketleri 17. yüzyılın sonundaki Karlofça Antlaşması (1699) ile başlamıştır.
  2. Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyıla dek dünyanın büyük devletlerinden biriydi. Ancak bu yüzyılın sonlarında ülke küçülmeye başladı. Karlofça antlaşmasıyla başlayan toprak kaybı, devlet adamlarını derin derin düşünmeye yöneltti. Toprak kayıplarının nedeni ordunun savaş alanlarında yenilmesiydi. Bu tespit, olgunun bir yüzünü, askerî yönünü dışa vuruyordu. Oysa sadece askeri örgütler değil devletin çeşitli kurumlan çağın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaklaşmıştı. Ancak bunu görmek isteyenlerin sayısı son derece azdı. O nedenle Osmanlı İmparatorluğundaki çağdaşlaşma hareketi askerî alanda başlatıldı. Amaç imparatorluğu eski gücüne kavuşturmaktı.

Tanzimat devrine gelinceye kadar ülkede bazı yenilik hareketlerine girişildi. Ancak bunlar planlı programlı çalışmalar olmadığı için, sadece yeniliği başlatan devlet adamının yaşamıyla özdeşleşti. Yenilikçi kişinin ölümü ile yenilikler de ortada kaldı.

Paris ve Londra elçiliklerinde bulunmuş olan Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat Dönemi olarak tarihe geçecek bir olayı başlatmıştır.

3 Kasım 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu adı verilen bir belgeyi devlet ileri gelenlerinin, yabancı elçilerin, halkın önünde okumuştur.

“Tanzimat “, düzenlemeler demektir. Her alanda düzenlemeler yapılacağının duyurulduğu bu fermana Tanzimat Fermanı; bu fermanın ilanıyla başlayan döneme de Tanzimat Dönemi denir.

Fermanın en dikkat çekici yanı, Osmanlı Devleti’nin, Batılı devletlerin anayasalarında yer alan insanın temel hak ve özgürlüklerinin korunması ilkesini kabul etmesi ve bunu resmî bir törenle duyurmasıdır. Böylece imparatorlukta hukuk devletine doğru bir yöneliş de başlamıştır.

Tanzimatla gelen yenilik ve düzenlemeler, hemen hemen yaşamın her alanını kapsamıştır.

Tanzimat Fermanı’nda, Batılı anlamda bir düzene duyulan gereksinim açıkça belirtilmişti.

Önce yönetim merkezi olarak Babıâli güçlendirildi. II. Mahmut zamanında kurulmuş olan Meclis-i Ahkâm-ı Adliye yeniden düzenlendi. Yeni meclislerin kurulması kararlaştırıldı. Ceza ve ticaretle ilgili yasalar çıktı (1840’ta Ceza Kanunnamesi, 1850’de Ticaret Kanunnamesi).

Osmanlı yurttaşı olan herkesin yasa önünde eşit olduğu vurgulanıyordu. Ayrıca üyeleri arasına yabancıların da katıldığı karma ticaret mahkemeleri kuruldu. 1864’te Vilayet Nizamnamesi çıkarıldı. Ülke vilayetlere, vilayetler sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar da karyelere (köylere) ayrıldı. Vilayetlerin başına va-liler, sancakların basma mutasarrıflar, kazaların başına da kaymakamlar getirildi. Ayrıca kazalarda, sancaklarda ve vilayetlerde birer idare meclisi kuruldu.

Ekonomik Alanda Yapılan Yenilikler

Osmanlı yöneticileri devletin düzlüğe çıkabilmesi için ekonomik kaynakların verimli hâle getirilmesini istiyorlardı. Bu nedenle de vergi düzenini çağdaşlaştırmaya karar verdiler. Çünkü hem yeterince vergi toplanamıyor, hem de vergi toplayıcıların baskısı yüzenden devletle halk karşı karşıya geliyordu. Bunu önleyebilmek için merkezden sancaklara “muhasıl” adıyla birer memur atandı. Bu memurun başkanlığında Muhasıllık Meclisi adı verilen bir meclis kuruldu. Fakat beklenen vergi toplanamadı. Vergi sistemi büyük ölçüde değiştirildi.

1841’de ilk kağıt para çıkarıldı. Hazine bonosu biçimindeki bu paranın adı “kaime” idi. Fakat beklenen sonuç alınamayınca, 1844’te kaldırıldı. Bankalar kurulmaya başlandı. İlk kurulan banka olan İstanbul Bankası çok geçmeden kapandı. Menafi Sandığı adıyla kurulan kurum ise Ziraat Bankasına dönüştürüldü. Ülke ekonomisinin kötüye gitmesi üzerine İngiliz ve Fransız firmalarından borç para alındı. Böylece ilk borç para Tanzimat döneminde alındı. Fakat faizleriyle birlikte büyük bir sorun olan bu borç, sonunda devleti iflasa sürükledi ve 1881’de Düyun-ı Umumiye’nin kurulmasına yol açtı.

Askerî Alanda Yapılan Yenilikler

Ordu, başlarında müşirlerin bulunduğu beş ordu biçiminde düzenlendi. Adı Asakir-i Nizamiye-i Şahane’ye çevrildi. Askerlik süresi beş yıl olarak belirlendi. Askere alma işi kuraya bağlandı.

Toplumsal Alanda Yapılan Yenilikler

Toplumsal alanda ilk dikkati çeken, yenilikler haberleşme ve ulaşımdaki geliş-

melerdir. Bu dönemde yeni posta istasyonları kurulmuş, postanın sağlıklı yürümeni iyin yeni yollar yapılmış, telgraf idaresi kurulmuş, deniz ulaşımında gelişmeler olmuştur. Demiryolları da ilk kez bu dönemde yapılmaya başlamıştır. Kentlerde belediyeler kurulmuştur.

Kültürel Alanda Yapılan Yenilikler

Kültürel yenilikler edebiyat, eğitim ve gazetecilik olmak üzere üç alana yayılmıştır.

Eğitim

1846’da Meclis-i Maarif-i Umumiye kuruldu. Bu kurum daha sonra nazırlığa dönüştürüldü (1846). Bu, Türkiye’de ilk eğitim bakanlığı demektir. Rüştiyelerin sayısı artırıldı. Daha önemlisi ilk kız rüştiyesi İstanbul’da kuruldu (1858). Rüştiyenin üzerinde öğretim yapan idadilerin ilki ise 173’te kuruldu.

öte yandan Robert Koleji, Galatasaray Sultanîsi ve Darüşşafaka adlarında üç özel  okul açıldı. Tanzimat döneminde eğitim konusunda görülen önemli atılımlardım biri de öğretmen yetiştirmek için okullar açılmasıdır.

Darülmuallimîn-i Sıbyan, sıbyan adı verilen okullara, Darülmuallimîn-i İdadîlere öğretmen yetiştirmek için kurulan okullardır (1868). Darülmuallimat kız çocuklara bayan öğretmen yetiştirmek için açıldı (1870).

Mesleğe yönelik eğitimde de ilerleme kaydedildi. 1859’da, sonradan Siyasal Bilgiler Fakültesine dönüşecek olan Mekteb-i Mülkiye kuruldu. 1875″te askerî rüştiyeler öğretime başladı. Daha sonra başka meslek okullarının açılması sürdü.

1846’daki ilk denemeden sonra 1870’te Darülfünun (üniversite) kurulmuştur. Ancak kimi medresecilerin iftiraları üzerine ertesi yıl kapatılır. 1876’da yeniden aynı adla açılır. 1851’de üniversitede okunacak kitapların hazırlanması için kurulun Encümen-i Daniş ise bilim akademisi niteliğinde önemli bir kurumdur. Ayrıca bu dönemde azınlık ve yabancı okulları da eğitim dünyasında yerini almıştır.

Gazetecilik

Türkiye’de yayımlanan ilk Türkçe gazetenin 1831’de çıkan resmî gazete Takvim-i Vekayi’dir. Tanzimat döneminde çıkan ilk gazete ise alım-satım, kira ilanları, yangınlar, hırsızlık olayları gibi haberlerin yer aldığı yarı resmî Ceride-i Havadis’tir (1840). Bu resmî, yan resmî gazetelerde zaman zaman yabancı dilde yayımlanan gazetelerden yapılan çeviriler yayımlanır; böylece batıdan haberler, bilgiler

edinilirdi. Ceride-i Havadis’i bir meslek gazetesi olan Vekayi-i Tıbbiye izledi.

Türkçe özel gazeteler 1860’tan sonra çıkmaya başlamıştır. İlki, Agâh Efendi ile Şinasi’nin çıkardıkları Tercüman-ı Ahvâl’dir (1860). İlk edebî tefrika da burada

 

ILMahmut’un 1826-1839 yılları arasında gerçekleştirdiği ıslahatlar, 3. Selim zamanından beri yapılan ıslahatların devamı olup, Tanzimat ıslahatlarının öncüsü-dür. Bu noktada, Tanzimat kavramının 1839’dan önce kullanıldığı ve 2. Mahmut döneminde ilan edilmesinin planlandığını görmekteyiz. Mustafa Reşit Paşa Osmanlı Devleti’nde bir reform yapmayı kafasına koymuştu. Bu projeye “Tanzimat-ı Hayriye” adını vermiş ve bu reform paketini hazırlayıp bir hatt-ı hümayunla ilan edilmesi hususunda 2. Mahmut’u ikna etmişti. Bu amaçlarla 24 Mart 1838 yılında Meclis-i Vala ‘yi Ahkam-ı Adliye kuruldu. Meclisin görevi Tanzimat-ı Hayriye’nin nasıl hazırlanacağım müzakere etmek idi. Meclis 31 Mart 1838’de ilk toplantısını yaptı. Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye’nin kurulması ile başlayan Tanzimat Hayriye ‘nin Gülhane Hattı ‘nda belirtilen esasların büyük bir kısmım içerdiği görülmektedir. Nitekim, “2.Mahmut, Meclis-i Vala ‘yi kurdurarak, yeni düzenlemeler yapma yetkisini bu Meclise devretmiş, iktidarının bir kısmından feragat etmiştir. Reşit Paşa ‘nın Hariciye Nazırı sıfatı ile talebi, bu meclisin yetki alanına girmektedir. Padişah acil görünenleri uygulamaya sokarken, meclisin yetkilerini

çiğnememeye özen göstermektedir. Tanzimat Döneminin ayırt edici vasfı olan, saray iktidarının bürokrasi (Meclis-i Ahkam-ı Adliye )ile paylaşıldığına dair bir işarettir bu” Bu açıdan Tanzimat meclislerinin, kanunlaştırma hareketi ile birlikte idari, mali, adli ve eğitimle ilgili olanlarda bir reform hareketi hazırlamak ve iktidarın saray ve Bab-ı Ali bürokrasisi ile paylaşılmasına geçişi noktasında da işlevsel olmasından dolayı, 2. Mahmut dönemi ile Tanzimat Dönemi arasında bir geçiş meclisi niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz. Mustafa Reşit Paşa, 2.Mahmut öldüğünde İngiltere’de bulunuyordu. Abdülmecit tahta çıktığında İstanbul’a gelerek Tanzimat hazırlıklarına başladı. Abdülmecid’in Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa, Batı uygarlığına hayran bir devlet adamıydı. Elçilik yaptığı Paris ve Londra ‘da bu ülkelerin yönetim sistemlerini inceleyip yakından bakma imkânı bulmuştu. Mustafa Reşit Paşa, devlet yönetiminin her din ve mezhepten tebaanın hak ve hür-riyetlerini güvenceye alacak ve kanun hâkimiyetini tesis edecek şekilde yeniden düzenlenmesini istiyordu. Bu düzenlemeleri öngören bir ferman yayınlaması hâlinde, Batılı ülkelerin Hıristiyan tebaanın haklarını bahane ederek, Osmanlı ‘nm içişlerine karışmayacağına, düzenin yeniden sağlanacağına ve böylece çöküşün durdurulacağına inanıyordu. Reşit Paşa, fikirlerini Sultan Abdülmecid’e açarak, ıslahatın gerekliliğini anlattı. Abdülmecit de, M. Reşit Paşanın fikirlerini kabul etti. Fermanın hazırlanmasını M. Reşit Paşa ‘ya bıraktı. Bu vazifeyi üzerine alan M. Reşit Paşa, geceli gündüzlü çalışarak, kendi kalemi ile bir ferman sureti hazırladı, Abdülmecid’e okudu. Fermanı beğenen padişah, temize çektirip imza etti. Padişahın imzasını taşıyan tebliğ ve emirlere “Hatt-ı Hümayun” denildiği için bu ıslahat projesine de “Hatt-ı Hümayun” denildi. Gülhane Parkı’nda okunduğu için de “Gülhane Hatt-ı Hümayun” denildi”.

TANZİMAT FERMANI’MN İLANI

Tanzimat Fermanı, 3 Kasım 1839’da Gülhane Parkı’nda, padişah, diğer devlet büyükleri, ulema, lonca ve esnaf temsilcileri ve halkın “Gülhane Hattı Hümayunu adıyla Mustafa Reşit Paşa tarafından okundu verilen bu fermanla, Osmanlı Devleti ‘nde, İslam hukuku ve geleneksel kurumların bıraktığı hızlı bir değişim süreci başladı.”

Tanzimat Fermanı, ilanından yaklaşık yirmi gün sonra devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’nin 187numaralı ve 15 Ramazan l255/22 Kasım 1839 tarihli nüshasında yayınladı. Arkasından Fransızca ‘ya tercüme edilerek İstanbul’da bulunan yabancı devlet temsilciliklerine gönderildi.

TANZİMAT’I HAZIRLAYAN GELİŞMELER

Tanzimat’ı ortaya çıkaran nedenleri, 18. yy’da Osmanlı toplumunun tüm kurum ve kuruluşlarını ayakta tutan, inanç, düşünce, bilim ve felsefe, askerî, maliye, hukuk, idare, ekonomik ve siyaset alanındaki değişim ve dönüşümlerden ayrı düşünemeyiz. Nitekim , bu değişim ve dönüşümlerin yaşanmasında, Batılı devletlerin Osmanlı toplumu üzerindeki etkisi de önemlidir. Bu bağlamda Tanzimat’ı ortaya çıkaran nedenleri iç ve dış faktörler olarak iki kısımda ele alabiliriz. İç faktörler, Tanzimat’ın bir sonuç olarak ortaya çıktığı Osmanlı Batılılaşma hareketlerini anlatırken genel olarak üzerinde durulan hususlardır. Dış faktörler ise cereyan eden hadiselerdir. Gerçekten 16. yy’dan beri Osmanlı Devleti sahip olduğu üstünlüğü kaybedip, devlet kurumlarının ve kanunların asrın ihtiyaçlarına cevap vere-cek nitelikte olmaması, devletin maddi ve manevi gücünü kaybetmiş olması, bunun sonucunda her sahada yenilgiye uğraması yeniden ve geniş bir ıslahat hareketini zorunlu kılıyordu. Bununla birlikte, Osmanlı Devleti’nin müdahale edemediği alanlardaki gelişmeler Tanzimat’ın alanında daha güçlü belirleyiciler olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelere bakacak olursak;

Tanzimat’ı hazırlayan siyasi gelişmelerden biri, Osmanlı kendi içinde bir kuvvet olan Mısır valisi Mehmet Ali Paşanın, Osmanlı ‘ya karşı elde etmiş olduğu basımlardır. Nitekim 2. Mahmut zamanında, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa, Fransızların yardımı ile birçok reform yapmış ve oldukça güçlenmiştir. Mora isyanını bastırılmasında gösterdiği yararlılıklardan dolayı kendisine Girit valiliği vaat edilmiştir. Ancak, Paşa bunun yanında Suriye valiliğini de istemiş ve bu isteği sultan tarafından reddedilmiştir. Bu gelişmeler üzerine, Mısır ile Osmanlı Devleti arasında savaş hâli başlamıştır. 2. Mahmut’un Mehmet Ali Paşa karşısında aldığı yenililer Osmanlı Devleti’ni Tanzimat’a zorlayıcı bir etki yapmıştır. Bunun yanında Mısır meselesi Tanzimat’ın sadece yeni bir düzen isteğinden değil, kendini koruma ihtiyacından kaynaklandığının somut bir göstergesidir. Saltanata yapılmış en somut tehdit Mısır ve Mehmet Ali Paşa’dır. Mısır, Tanzimat’ı iki boyutta etkiliyor. Hem bir model hem de zorlayıcı bir neden olarak. Yeniçeriliğe karşı kazanılan zafer gününde Mahmut’un giysileri Mısır’ın Türkiye’deki yenilikler için model olması boyutunu veriyor. Daha sonra Mısır ile savaş ve bu savaşın yol açtığı utanç verici yenilgiler, Mısır’ın zorlayıcı yanını getiriyor. Fakat ister model olsun, isterse zorlayıcı, Mısır 19. yy Türk aydın ve yenilik tarihinde önemli bir yere sahip bulunuyor. Tanzimat’ın ilanında Mısır’ın zorlayıcı etkisinin model olma etkisinden daha etkili olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Mısır meselesi, Osmanlı Devleti’ni yabancı devletlerle birçok antlaşma yapmak zorunda bırakmıştır. Özellikle İngiltere ile yapılan ticaret antlaşması, 2. Mahmut’un Mehmet Ali Paşa’ya karşı İngiliz desteğini sağlamasının bedeli olarak imzalamıştır. Tanzimat’ı hazırla-I im ekonomik gelişmeler ise Mısır meselesi ile bağlantılı olan Tanzimat Fermanı’nın ilanından önce, 16 Ağustos 1838’de İngiltere ile imzalanan Balta Limanı Antlaşması’dır. Balta Limanı Antlaşması ile birlikte, İngilizlere ticari alanda geniş imtiyazlar sağlanmıştır. Bu durum, İngilizlerin Osmanlılar üzerinde daha fazla nüfuz sağlamasına olanak tanımıştır. 1838 Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşmasını 25 Kasım 1838’de Fransa ile imzalanan ticaret antlaşması izlemiştir. Daha sonra benzer hükümler ihtiva eden antlaşmalar Sardunya, Gelemenk, Belçika, Prusya, Sicilya ve Brezilya gibi devletlerle de imzalanmıştır. Osmanlı Devleti’nin kötü durumda olan ekonomisi, yabancı devletlerle yapılan antlaşmalarla daha kötüye gitmiştir. Ayrıca Batılı devletlere antlaşmalarla verilen imtiyazlar, Osmanlı Devleti’nde nüfuz sahibi olmalarına yol açmıştır.

Balkanlardaki milliyetçilik hareketleri ve Avrupa devletlerinin baskıları da Tanzimat’ı hazırlayan sosyal, siyasal gelişmeler çerçevesinde önemlidir.1789’da Fransız ihtilalinin bir sonucu olarak ortaya çıkan milliyetçilik hareketi Avrupa ‘yi etkisine almış, bu durumdan Osmanlı Devleti ‘nin Avrupa ‘da yer alan eyaletleri de etkilenmiştir. Özellikle Avrupa devletlerinin dini unsurları kullanarak azınlıkları kışkırtmaları ve Hıristiyan tebaanın haklarını korumak bahanesi ile Osmanlı Devleti’ne yaptığı baskılar siyasi ve hukuki ıslahatlar yapma zorunluluğunu doğur-muştur.”Avrupalı devletler, Hıristiyanlıklarını bahane ederek, Osmanlı Devleti’ni zayıf düşürmek için gayrimüslim unsurlara hamilik yapmaya başlamıştır. Rusya bir taraftan Balkanlarda Bulgarları destekliyor ve Bulgar milliyetçiliğini körükleyerek onları Osmanlı ‘ya karşı isyana teşvik ediyordu. Diğer taraftan Osmanlı Devleti’ndeki Rum ve Ermeni Ortodoksların dini haklarını gerekçe göstererek bu cemaatlerle ilişkiye geçiyor ve açıkça Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışıyordu. Ermenilerin Katolik oldukları tezinden hareketle Fransa’da Katolik cemaati ile, ilgili oldukları devlete telkinlerde bulunuyordu. Hıristiyan mezhepler vasıtası ile kendi çıkarlarını koruyan Fransa ve Rusya’nın faaliyetlerini izleyen İngiltere’de aynı yöneteme başvurarak bölgede Protestanlık propagandası yaptı ve bir Protestan cemaati oluşturdu. İngiltere’nin bu teşebbüsünü Almanya ve ABD de desteklemiştir. Bununla birlikte, Tanzimat’a Batının etkisinin devlet zihniyetindeki değişmelerde görmekteyiz. Nitekim, Batı memleketlerine elçilikle giden devlet adamlarımız, orada uyanan yeni devlet anlayışı, hürriyet ve eşitlik fikirlerinden etkilenmişlerdir.

Osmanlı toplumunda 3. Selim ‘in başlattığı yeniliklerin 2. Mahmut tarafından daha katı ve kararlı şekilde yürütülmesi ile ülkenin kapıları Batı ‘ya açılmış oldu. Devletin öncelikle askeri, idari ve mali alanlarda yaptığı değişikliklerle, merkezi idarenin güçlenmesi ve otoritesinin ülkenin her yerinde hakim kılınması isteniyordu. Ancak açılan kapıdan sadece askeri, idari ve mali alanlardaki kurum ve fikir-ter gelmiyordu. Avrupa ‘da köklü bir değişimin ateşini körükleyen Fransız ihtilalinin devrimci fikirlerine de ilgi fazlaydı. Bu fikirlerin yurda girişini sağlayan tüm bu gelişmeler, Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumdan kurtuluşunun, yalnızca askeri ve teknik ıslahatlarla mümkün olamayacağı fikrini doğurmuştur. Bu noktada, Tanzimat, siyasi-hukuki ıslahatları kapsayan bir program olarak gündeme gelmiştir. Faaliyetler, yeni kurulan askeri okullardaki Fransız öğretmenlerin çalışmaları ile Fransız hükümetinin İstanbul’daki propaganda girişimleriydi. Ayrıca Batı ülkelerine gönderilen öğrenciler, diplomatik görevliler, Batı dillerini bilen ve bu dillerde yazılanları okuyan genç bürokrat ve aydınların faaliyetleri de Batılı fikirlerin tanınmasını sağlıyordu. 3. Selim döneminden itibaren Batı başkentlerinde açılan düzenli temsilciliklerde görevlendirilen genç memurlar Avrupa ‘daki gelişmeleri ve fikirleri yerinde tanıma olanağı buldular. Bunun yanında 1821 ‘de kurulan Tercüme Odası ‘nın Türk yenilik tarihinde önemi büyüktür. 1821 ‘de Bab-ı Ali’de kurulan tercüme odasında Batı dillerini öğrenen genç kuşaklar, Avrupa’da çıkan yayınları ve Batı ‘yi daha yalandan tanıma imkânı bulan gençler, devletin yeni bürokrat sınıfım oluşturdular. Tanzimat Döneminin ünlü sadrazamları, Ali, Fuat, Reşit Paşalar da içinde olmak üzere pek çok yenilikçi aydın ve bürokrat ilk eğitimlerini Tercüme Odası’nda gördüler.

TANZİMAT EDEBİYATI

            Tanzimat Fermanının ilanından sonra bu edebiyatın tohumları serpilmeye başlamıştır.

            Batılı tarzda ilk eserler bu dönemde verilmeye başlanmıştır.

            Hak, adalet, özgürlük, vatan kelimeleri bu dönemde ilk defa kullanılmaya başlanmıştır.

            Tanzimat edebiyatı kendi arasında ikiye ayrılır. (Birinci-İkinci dönem)

            Yazı dilini halkın anlayacağı dile yakınlaştırmaya çalışmışlardır.

            Tiyatroyu halkı aydınlatma aracı olarak görmüşlerdir.

            Toplumcu bir çizgi tutmaya çalışmışlardır.

            Divan edebiyatındaki “bölüm güzelliğine” karşın “konu bütünlüğüne, güzelliğine” önem vermişlerdir.

            Tanzimat birinci dönem sanatçıları(Şinasi, N. Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat)  ikinci dönem sanatçılarına göre daha halkçı olmuşlardır.

BİRİNCİ DÖNEM TANZİMAT EDEBİYATI

            Divan edebiyatını eleştirmelerine rağmen onun etkisinden kurtulamamışlardır.

            Vatan millet, hak adalet, özgürlük gibi kavramlar ilk defa bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır.

            Batılı anlamda ilk esereler bu dönemde verilmeye başlanmıştır.

            Toplumu bilinçlendirmek için edebiyatı bir araç olarak görmüşlerdir.

            Dilin sadeleşmesi gerektiğini söylemişler ancak pek başarılı olamamışlardır bu konuda.

            Roman, modern hikâye, tiyatro, gazete, eleştiri, anı bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır.

            Bu dönemin sanatçıları aynı zamanda devlet adamı sıfatı da taşıyorlardı.

            Klasizim(Şinasi, A.Vefik Paşa) romantizm (N. Kemal, A. Mithat) den etkilenmişlerdir.

EDEBİYATIMIZDA “İLK”LER:

  • Edebiyatımızdaki ilk çeviri Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan çevirdiği “Telemak”tır.
  • Edebiyatımızdaki ilk roman Şemsettin Sami’nin “Taaşuk-ı Talat ve Fitnat” adlı romanıdır.
  • Edebiyatımızdaki ilk gerçekçi roman Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” adlı romanıdır.
  • Edebiyatımızdaki ilk köy konulu gerçekçi roman Nabizade Nazım’ın “Kara Bibik” adlı romanıdır.
  • Edebiyatımızdaki ilk tasvir ve tahlil ağırlıklı roman Namık Kemal’in “İntibah” adlı romanıdır.
  • Edebiyatımızdaki ilk tiyatro eseri Şinasi’nin “Şair Evlenmesi” adlı komedisidir.

BİRİNCİ DÖNEM TANZİMAT EDEBİYATI SANATÇILARI

ŞİNASİ   (1826–1871)

            Edebiyatımıza birçok yeniliğin yerleşmesini sağlamıştır.

            Asıl adı İbrahim’dir.

            İlk tiyatro, ilk şiir çevirisi, ilk özel gazete, ilk makale, ilk noktalama işaretini kullanan kişidir.

            Halk için sanat görüşünü benimsemiştir.

            İlk tiyatro eserimizi: ŞAİR EVLENMESİ ni yazdı.

            İlk makaleyi yazdı: TERCÜMAN-I AHVAL MUKADDİMESİ

            İlk özel gazetesi çıkardı: TERCÜMAN- I AHVAL

            Eserleri: Durub u Emsalı Osmaniyye (Osmanlı Atasözleri Kitabı)

Tercüme i Manzume (Çeviriler)

Müntehabat –ı Eşar(şiirleri)

Divan-ı Şinasi

Tasvir i Efkâr

NAMIK KEMAL (1840–1888)

            Vatan şairimizdir.

            Toplumcu bir sanat çizgisindedir.

            Vatan, millet, özgürlük kelimelerini edebiyatta ilk kullanan kişidir.

            Tiyatroları oldukça ses getirmiştir. Tiyatroyu bir eğlence ve halkı bilinçlendirme aracı olarak görmüştür.

            Romantizmin etkisindedir.

            Eserleri: ilk tarihi romanımız; CEZMİ

İlk edebi romanımız ;İNTİBAH

Tiyatroları : Vatan yahut Silistre, Zavallı Çocuk, Gülnihal, Kara Bela,Celalettin Harzermşah

Eleştiri eserleri: Renan Müdafenamesi, Tahrib-i Harabat (Ziya Paşa’ya karşı)

İrfan Paşa’ya Mektup, Takip

Diğer eserleri: Kanije, Silistre Muhasarası, Osmanlı Tarihi, Büyük İslam Tarihi, Evrak-ı Perişan

ZİYA PAŞA (1825–1880)

            İlk edebiyat tarihi taslağı sayılan “Harabat” eserini yazmıştır.

            Halk şiirinin ve dilinin gerçek edebiyatımız olduğunu belirten “Şiir ve İnşa”adlı makalesini yazmasına rağmen kendisi böyle davranmamıştır.

            Biçimce eski içerikçe yeni olmaya gayret göstermiştir.

            Terkib-i bent, terci i bent’leri meşhurdur.

            Bir çok dizesi halk arasında atasözü gibi kullanılmıştır.

            Eserleri: Zafername, Harabat, Eş’ar-ı Ziya, Defter-i Amal, Terkib-i Bent, Terci-i Bent

AHMET MİTHAT EFENDİ (1844–1912)

            Halk için roman geleneğini benimsemiştir.

            Halkın anlayacağı bir dilde ve onları ilgilendiren konularda eserler vermiştir.

            İlk hikâye örneklerimizden biri sayılan :”Letaif-i Rivayet”i yazmıştır.

            Romantizmden etkilenmiştir.

            Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Falatun Bey ve Rakım Efendi, Yer Yüzünde Bir Melek, Henüz On Yedi Yaşında.

ŞEMSETTİN SAMİ ( 1850–1904 )

            Devrinin en büyük dil bilgini sayılmıştır.

            İlk romanımız olan: Taaşşuk –U Talat ve Fıtnat adlı eseri yazmıştır.

            Kamus u Türkî adlı sözlüğü yazmış.

            Kamus u Fransevi ve Kamus-ı Alam’ı yazmıştır.

AHMET VEFİK PAŞA (1829-1892)

            Tiyatromuzun en büyük kilometre taşı sayılır.

            Bursa’da kendi adıyla tiyatro kurmuştur.

            Halkın tiyatroyu sevmesi için özellikle Moliere’den çeviriler yapmıştır.

            İnfiali Aşk, Dudu Kuşlar, Zor Nikâh, Zoraki Tabip, Kadınlar Mektebi ,Şecere-i Türk eserlerinden bazılarıdır.

İKİNCİ DÖNEM TANZİMAT EDEBİYATININ ÖZELLİKLERİ

            Bireysel konulara dönülmüştür.

            Sanat, sanat içindir, görüşü benimsenmiştir.

            Dil oldukça ağırlaştırılmıştır.

            Tiyatro eserleri oynanmak için değil okunmak için yazılmıştır.

            Realizm ve natüralizm baskın akımlar olarak göze çarpar.

İKİNCİ DÖNEM TANZİMAT EDEBİYATININ SANATÇILARI

RECAİZADE MAHMUT EKREM (1847- 1914)

            İlk realist romanımız olan: ARABA SEVDASI’nı yazmıştır.

            Tevfik Fikret’in akıl hocasıdır.

            Muallim Naci ile uzun yıllar süren “eski-yeni”kavgasında yeniyi savunmuştur.

            “Sanat  sanat içindir ve kafiye kulak içindir”.  Görüşünü benimsemiştir.

            Oğlunun erken ölümü onu bireysel ve hüzünlü eserler vermeye zorlamıştır.

            “Her güzel şiirin konusudur”diyerek şiirin konu zenginliğine katkı yapmıştır.

            Muallim Naci’nin Demdeme’sine karşılık ZEMZEME adlı kitabı yazmıştır.

            Tiyatroları: Afife Anjelik, Çok Bilen Çok Yanılır, Vuslat

            Şiirleri: Zemzeme, Nağme-i Seher

            Talim-i Edebiyat adlı eseri onun edebiyata dair görüşleri içeren en önemli eseridir.

ABDULHAK HAMİT TARHAN ( 1852–1937)

            Edebiyatımızın en bireysel şairlerindendir.

            Batılılaşma hareketinin asıl öncüsü olarak kabul gördüğü için kendisine “şairi azam”(büyük şair) lakabı verilmiştir.

            Gözlem ve izlenimleriyle şiir yazmıştır.

            Düşünen adamdan çok yapan adam özelliği taşımaktadır.

            Tiyatroları oynanmaya uygun değildir.(Macera-yı Aşk, Sabru Sebat, içli Kızlar, Finten, Nesteren, Liberte )

            Romantizmin etkisinde, metafizik konuları, ölüm, aşk gibi temalar içeren eserler vermiştir.

            Makber, Ölü, Bunlar O’dur, Hacle, Garam, İlham-ı Vatan şiir kitaplarıdır.

BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR

KLASİSİZM

  1. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir. Klasikler Eski Yunan ve Latin edebiyatını bilgi ve esin kaynağı olarak benimsemişlerdir. Temel olarak şu ilkelere dayanır:

Sanat, “insan tabiatına” önem vermeli ona sevgi ve saygı duymalıdır. Klasik bir eser “akıl” ve “sağduyu”ya dayanmalıdır. Eser, “dil”, “anlatım” ve “şekil” de en olguna varmaya çalışmalıdır.

 

Klasikler, insanların her zaman, her yerde, her toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını kabul ederler. Onun için eserlerinde değişmez tipler yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir; çünkü bunlar değişkendir.

Bu akımda, sanatta mükemmeli bulmak esastır. Mükemmeli bulmak ise konunun seçilişinde değil, onun ele alınıp anlatılışındadır. Onun için anadili en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır. Böylece klasikler günlük konuşma dilinden farklı kitabi bir dil kullanmışlardır.

Sanatta sıkı kuralların bulunması ve sanatçıların bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler, “üç birlik” kuralının doğmasına neden olmuşlardır (Yer, zaman ve eylem birliği)

Eserlerinin kahramanlarını hep soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere de yer vermezler. “Ahlaka uygunluk” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar.

Yapıtlarının etkileyici olmasını , hoşa gitmesini, tarih biliminden ayrılabilmesini ve din dışı konulara eğilmesini temel ilke olarak kabul etmişlerdir.

Edebiyat türü olarak daha çok tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir.

TÜRK EDEBİYATINDA KLASİSİZM

Türk edebiyatı Batı’ya açıldığında klasisizm dönemini tamamlamıştır. Bu nedenle edebiyatımızda klasisizmin önemli bir etkisi olmamıştır.

Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”adlı komedisi, La Fontaine’den yaptığı çeviriler ve Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den çevirileri, bu anlayışın ürünleri olarak sıralanabilir.

ROMANTİZM (COŞUMCULUK)

1830’lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur. Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır. 1789’da fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur.

Avrupa’da o zamana kadar süregelen Latin ve Yunan hayranlğı yerini Shakespeare, Goethe ve Schiller hayranlığına bırakmıştır.

Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli efsanler işlenmiş; konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır. Tabiat manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar çevrelerinde incelenmiş, insanın islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır. Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık, romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir. Yazarlar eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır. Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa, yabancı ülkelere, Doğu’ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker.

Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin… bütün yönleriyle vermeye çalışırlar.

Klasiklerin önemsediği din duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.

Din, her şeyin gelip geçici olduğunu söylediği için de kahramanlar , genellikle kuşkulu, üzüntülü ve karamsardırlar.

Edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da eserlerine konu olarak almışlardır.

Genel olanın yerine özeli, tipin yerine gözalıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker.

Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.

TÜRK EDEBİYATINDA ROMANTİZM

Tanzimat edebiyatı dönemindeki ürünlerin çoğunluğu romantik akımın etkisiyle kaleme alınmıştır.

Namık Kemal roman ve tiyatrolarıyla

Ahmet Mithat, ilk romanlarıyla

Recaizade Mahmut Ekrem, şiirleriyle

Abdülhak Hamit, tiyatrolarıyla

REALİZM (GERÇEKÇİLİK)

  1. yüzyılın ikinci yarısında romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.

1857 yılında Gustave Flaubert’in “Madame Bovary” adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısındaüstünlük sağladığı kabul edilmektedir.

Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır. Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.

Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar. Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar. Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır. Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.

Gerçekçi yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları yoktur. Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar.

Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden kaçınmışlardır.

TÜRK EDEBİYATINDA REALİZM

Recaizade Mahmut Ekrem (Araba Sevdası)

Samipaşazade Sezai (Zehra)

Nabizade Nazım (Kara Bibik)

Halit Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar), Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Kiralık Konak, Yaban……), Memduh Şevket Esendal (Ayaşlı ve Kiracıları), Reşat Nuri Güntekin (Romanlarıyla),             Refik Halit Karay (Romanları ve hikayeleriyle), Sait Faik Abasıyanık (Roman ve hikayeleriyle)

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Seo wordpress plugin by www.seowizard.org.